ANILARIM

DELİL İSTEMENİN SUÇ SAYILDIĞI BİR GÜN

Bir Müftünün Kürsüsünden Yükselen Sözler ve İlim Adına Duyduğum Hüzün

Bahar bütün güzelliğiyle kendisini hissettirmeye başlamıştı. Ağaçların dallarında yeni filizler beliriyor, kuşlar birbirleriyle yarışır gibi cıvıl cıvıl ötüyordu. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Ne insanı üşüten bir soğuk ne de bunaltan bir sıcak vardı. Rüzgârın yüzüme dokunan tatlı esintisi, içimde tarif edilmesi güç bir huzur meydana getiriyordu.

Böyle havalarda insanın gönlü de tabiatla birlikte ferahlardı. Gökyüzüne baktıkça Allah'ın kudretini, ağaçların yapraklarına baktıkça yaratılışın hikmetini düşünürdüm. Her şey kendi diliyle Rabbini tesbih ediyor gibiydi.

O gün de böyle bir atmosferin içindeydim.

Derken uzaktan bana doğru gelen birkaç talebemi gördüm. Yürüyüşlerinde bir telaş, yüzlerinde ise alışık olmadığım bir ciddiyet vardı. Yanıma geldiklerinde selam verdiler. Selamlarını aldım. İçlerinden biri, daha fazla bekleyemeden söze başladı:

— Hocam, bugün müftü bey cemaatin önünde öyle bir konuşma yaptı ki duyunca çok şaşırdık.

Yüzlerine baktım.

— Hayırdır, ne söyledi?

Talebem biraz duraksadı. Ardından müftünün sözlerini aktardı:

— Hocam, cemaate hitaben, “Ey cemaat! Dikkat edin! Etrafınızda delilciler diye bir grup var. Bunlar her dinî meselede ‘Delilin nedir?’ diye soruyorlar. Bunlardan uzak durun!” dedi.

Bir an sustum.

Az önce yüzüme tatlı tatlı dokunan bahar rüzgârı hâlâ esiyordu. Kuşlar yine ötüyordu. Ağaçlar yine aynı güzellikteydi. Fakat işittiğim bu sözler içimdeki huzurun üzerine ağır bir gölge düşürmüştü.

Talebelerime dönerek sordum:

— Gerçekten böyle mi söyledi?

— Evet hocam, aynen böyle söyledi.

Başımı hafifçe öne eğdim. Bir süre düşündüm.

Beni asıl üzen, bir insanın bizi veya başkalarını eleştirmesi değildi. İnsanlar birbirlerini eleştirebilirlerdi. Görüş ayrılıkları yaşanabilir, ilmî meselelerde farklı kanaatler ortaya konulabilirdi. Fakat burada başka bir mesele vardı.

Bir müftü, insanları delil sormaktan sakındırıyordu!

Üstelik bunu sıradan bir sohbet ortamında değil, kendisini dinleyen cemaatin karşısında, dinî bir makamın temsilcisi olarak yapıyordu.

İçimden şu soru geçti:

Allah'ın dininde delil istemek ne zamandan beri sakınılması gereken bir davranış olmuştu?

Bir müftünün görevi neydi?

İnsanlara dinlerini Kur'an ve Sünnet ışığında öğretmek değil miydi? Bir mesele sorulduğunda onun dayanağını açıklamak, bilmediğinde bilmiyorum diyebilmek, bildiğinde ise ilmiyle insanlara rehberlik etmek değil miydi?

Müftülük makamı, insanların sorularından rahatsız olunacak bir makam değildi. Aksine, sorulara ilmî cevaplar verilecek, insanların zihinlerindeki tereddütler giderilecek bir sorumluluk makamıydı.

Oysa talebelerimin aktardığı bu konuşmada soru soranlar, neredeyse uzak durulması gereken tehlikeli insanlar gibi tanıtılmıştı.

Ne garipti!

Bir insan, “Bu hükmün Kur'an'daki veya Sünnet'teki dayanağı nedir?” diye soruyordu. Karşılığında ise kendisine delil gösterilmek yerine, onun mensup olduğu düşünülen insanlardan uzak durulması öğütleniyordu.

Bu nasıl bir ilmî yaklaşım olabilirdi?

Elbette her delil soran kimsenin usûlü doğru olmayabilirdi. Kimi insanlar delilleri eksik anlayabilir, kimi meselelerde âlimlerin açıklamalarını dikkate almadan aceleci hükümler verebilirdi. Böyle durumlarda bir âlimin görevi onları uyarmak, delillerin nasıl anlaşılması gerektiğini öğretmekti.

Fakat delil istemeyi başlı başına sakıncalı göstermek, hatalı bir yöntemi tenkit etmekten çok daha farklıydı.

Bu, insanları ilmin kaynağından uzaklaştırabilecek bir anlayışın kapısını aralamaktı.

Talebelerim beni dikkatle dinliyordu.

Onlara şöyle dedim:

— Evlatlarım, Allah Teâlâ Kur'an'da, “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin.” buyurmuyor mu? (Bakara, 111). Öyleyse bir Müslümanın dinî bir hükmün dayanağını öğrenmek istemesinde neden rahatsızlık duyulsun?

Sonra devam ettim:

— İmam Mâlik'in, İmam Şâfiî'nin, Ahmed b. Hanbel'in ve diğer büyük imamların ilmî mirasına bakın. Onların hayatları delil, rivayet, istidlal ve ilmî muhakeme etrafında şekillenmiştir. Bu büyük âlimlerin mirasını temsil ettiğini düşünen bir kimse, delil talebini neden küçümsesin?

Bir müftünün taşıdığı unvan, söylediklerini kendiliğinden doğru hâle getirmezdi. Makamın değeri, orada oturan kişinin ilme gösterdiği sadakatle anlam kazanırdı.

Kürsünün yüksekliği, sözün doğruluğunun delili değildi.

Bir din görevlisi, sahip olduğu makamın ağırlığını insanların üzerine bir otorite olarak değil, omuzlarında taşıdığı bir emanet olarak görmeliydi.

Hele bir topluluğu isim vererek veya belirli bir vasıfla işaret edip insanları onlardan uzak durmaya çağırmak, ciddi bir sorumluluk gerektirirdi.

Bu insanların hangi yanlışları yaptığı ortaya konulmuş muydu?

Hangi sözleri ilmî bakımdan çürütülmüştü?

Hangi delilleri hatalı kullandıkları açıklanmıştı?

Yoksa bütün mesele, onların dinî konularda delil sorması mıydı?

Eğer mesele yalnızca buysa, yapılan uyarı ilmî bir tenkit olmaktan uzaklaşır, haksız bir ithama dönüşürdü.

Üstelik böyle bir sözün cemaat üzerinde meydana getirebileceği zarar da küçümsenemezdi.

Düşündüm...

O gün o konuşmayı dinleyen genç bir insan, ertesi gün bir hocasına gidip “Hocam, bunun delili nedir?” diye sormaktan çekinebilirdi.

Bir başkası, dinî meseleleri araştırmanın yanlış bir davranış olduğunu zannedebilirdi.

Bir diğeri, Kur'an ve Sünnet'ten delil öğrenmeye çalışan insanlara şüpheyle bakmaya başlayabilirdi.

İşte beni üzen buydu.

Bir söz yalnızca söylendiği yerde kalmazdı. Hele o söz bir din görevlisinin ağzından çıkmışsa, insanların zihinlerinde büyüyebilir, zamanla bir kanaate, hatta bir önyargıya dönüşebilirdi.

İlim kürsüsünden yükselen bir cümle, bazen yıllarca sürecek bir yanlış anlayışın başlangıcı olabilirdi.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Kim Allah hakkında kendisine sorulduğunda bildiği bir ilmi gizlerse...” diye başlayan hadisinde ilmi gizlemenin ağır sorumluluğuna dikkat çekmişti. (Ebû Dâvûd, 3658; Tirmizî, 2649).

İlim, insanlardan saklanacak bir imtiyaz değil, onlara ulaştırılacak bir emanetti.

Bir müftü, kendisine soru sorulmasından rahatsızlık duymamalıydı. Bilakis, insanların dinlerini öğrenmeye çalışmasından memnun olmalıydı. Yanlış soru sorana doğrusunu öğretmeli, yanlış delil getirene doğru istidlali göstermeli, bilgisizce konuşanı ise ilmin edebiyle uyarmalıydı.

Nezaket de burada başlardı.

Bir âlimin nezaketi yalnızca güzel konuşması değildi. Muhalif gördüğü insanlara karşı adaletli davranması, onları delilsiz suçlamaması, cemaatin önünde küçük düşürmemesi ve ilmî farklılıkları şahsî husumete dönüştürmemesiydi.

Kendi kendime şöyle düşündüm:

Keşke müftü bey, “Delil soranlardan uzak durun!” demek yerine, “Dinimizi delilleriyle öğrenelim; fakat delilleri âlimlerin usûlüyle doğru anlayalım.” deseydi.

Ne güzel olurdu!

Böyle bir cümle hem ilmi korur hem de insanları doğru yönteme davet ederdi.

Ne bir topluluk töhmet altında bırakılır ne de cemaatin zihninde gereksiz bir ayrılık meydana getirilirdi.

Talebelerime döndüm.

— Evlatlarım, dedim, sakın bu sözler sizi ilimden uzaklaştırmasın. Fakat siz de delil sormayı bir tartışma ve üstünlük gösterisine dönüştürmeyin. Delili öğrenmek için sorun. Hakkı bulmak için araştırın. Âlimlere saygılı olun. Hiç kimseyi sırf farklı düşündüğü için küçümsemeyin.

Biraz durdum ve ekledim:

— Unutmayın, bizim ölçümüz şahıslar değil, Allah'ın kitabı ve Resûlü'nün sahih Sünnetidir. Fakat bu kaynakları anlamada selefin ilmî birikimine ve âlimlerin usûlüne de ihtiyaç vardır.

Talebelerimin yüzündeki gerginliğin yavaş yavaş dağıldığını gördüm.

O sırada rüzgâr yeniden yüzüme dokundu.

Başımı kaldırıp ağaçlara baktım. Kuşlar hâlâ ötüyordu. Bahar bütün güzelliğiyle devam ediyordu.

Fakat o gün işittiğim sözleri uzun süre unutamadım.

Çünkü mesele yalnızca bir müftünün bir topluluk hakkında söyledikleri değildi.

Mesele, ümmetin ilimle kurduğu ilişkinin nasıl şekilleneceğiydi.

İnsanlara delil sormaktan çekinmeyi öğreten bir anlayış mı hâkim olacaktı, yoksa onlara delilin kıymetini ve delili doğru anlamanın usûlünü öğreten bir ilim geleneği mi?

Benim gönlümde cevabı belliydi.

Din, insanların makamlarına göre şekillenecek bir miras değildi. Din, Allah'ın vahyiyle ve Resûlü'nün rehberliğiyle öğrenilecek bir emanetti.

O gün bahar güzeldi.

Kuşların sesi güzeldi.

Rüzgârın esintisi güzeldi.

Fakat bütün o güzelliklerin arasında zihnimde tek bir soru kalmıştı:

Bir müftünün kürsüsünde delil istemek tehlike olarak gösteriliyorsa, o kürsüden insanlara hangi ilim öğretilecekti?

Ve içimden sessizce şöyle geçirdim:

Keşke insanlar delil isteyenlerden değil, delilsiz konuşmaktan sakındırılsaydı...

Anılarımdan Bir Kesit

UBEYDULLAH ARSLAN
İslam Davetçisi