ANILARIM

BİR İFTAR SOFRASINDA HADİSE HASTALIK DENİLEN GECE

Ramazan’ın Bereketinden İlmî Bir Hesaplaşmaya: Bir Hatıra, Bir İtiraz ve Sünnetin İtibarını Müdafaa

Ramazan ayının o kendine mahsus huzuru şehrin üzerine çökmüştü. Gün boyu oruçla geçen saatlerin ardından akşamın serinliği sokaklara yayılıyor, minarelerden yükselecek ezanı bekleyen gönüller, iftar vaktinin yaklaşmasıyla tatlı bir heyecana bürünüyordu.

Ramazan, yalnızca açlığın ve susuzluğun sona erdiği bir vakit değildi. O, kalplerin birbirine yaklaştığı, kırgınlıkların unutulduğu, kardeşliğin yeniden hatırlandığı müstesna bir mevsimdi. Hele bir de ilim ehlinin bulunduğu bir sofraya davet edilmişseniz, o akşamın bereketine ilmin vakarının da eşlik edeceğini düşünürdünüz.

Türkiye'de dinî çevrelerde tanınan isimlerden Hüsnü Aktaş Hocanın daveti üzerine, kendisiyle irtibatlı cemaatin bulunduğu ildeki vakıf merkezine iftar için gitmiştik.

Davetin nezaketi, Ramazan'ın manevî havasıyla birleşince içimizde güzel bir beklenti oluşmuştu. Nihayetinde bir Müslümanın başka bir Müslümanın sofrasına oturması, hele bu sofranın etrafında ilimle meşgul olmuş insanlar bulunması, sıradan bir buluşma değildi.

Vakıf binasına vardığımızda oldukça kalabalık bir toplulukla karşılaştık.

İlin önde gelen hocaları, medrese çevrelerinden gelen kimseler, talebeler, cemaat mensupları ve farklı çevrelerden davetliler bir araya gelmişti. Kimi yıllardır tanıdığı dostuyla hasret gideriyor, kimi yeni tanıştığı bir kardeşiyle sohbet ediyor, kimi de sessizce ezan vaktini bekliyordu.

Yüzlerde tebessüm, sözlerde muhabbet vardı.

Sofralar özenle hazırlanmıştı. İkramlar güzeldi. Misafirlerin rahat etmesi için gösterilen gayret hemen fark ediliyordu. Sofranın zenginliğinden daha kıymetli olan ise orada hissedilen sıcaklıktı.

O akşam herkes aynı nimetin başında, aynı ezanı bekliyordu.

Nihayet akşam ezanı okundu.

Oruçlar açıldı. Dualar edildi. Gün boyu sabırla beklenen nimetlere eller uzandı. Sofranın etrafında güzel bir kardeşlik havası vardı. İnsan, böyle anlarda İslam'ın insanları nasıl bir araya getirdiğini yeniden düşünüyordu.

İftar tamamlandıktan sonra sofralar toplandı. Namazlar eda edildi. Ardından davetliler sohbet için yeniden bir araya geldiler.

İşte o gece, zihnimde yıllarca kalacak hadise tam da bu huzurlu atmosferin ardından yaşanacaktı.

SOHBETİN YÖNÜ DEĞİŞİYOR

Hüsnü Hoca konuşmaya başladı.

İlk olarak çeşitli dinî meselelerden söz etti. Cemaatin dikkatle dinlediği, zaman zaman başların tasdik edercesine sallandığı bir sohbet ortamı oluşmuştu.

Ancak konuşma ilerledikçe konu başka bir istikamete yöneldi.

Hoca, Selefî akîdeyi ve Selefî anlayışı gündemine aldı. Bu anlayışa yönelik tenkitlerde bulundu. Özellikle Selefîliğin itikadî bir mezhep olmadığı üzerinde durdu. Konuşmasının devamında Selefî çevrelere yönelik suçlayıcı değerlendirmeler yaptı.

O an kendi kendime düşündüm:

Bir düşünceyi tenkit etmek başka, onu ilmî bakımdan hakkıyla temsil ederek tenkit etmek başka şeydi.

Bir kimse Selefîliğin müstakil bir itikadî mezhep olmadığını söyleyebilirdi. Hatta Selefîliğin, sonradan teşekkül etmiş kelâm ekolleri gibi kurumsallaşmış bir mezhep olmadığını ifade etmek tarihî bakımdan tartışılabilecek bir tasnifti.

Fakat asıl mesele bu değildi.

Asıl mesele, ilk Müslüman nesillerin itikadî anlayışının, Kur'an ve Sünnet karşısındaki teslimiyetinin, Allah'ın isim ve sıfatlarını anlama usulünün ve dinî meselelerde nassı esas alma prensibinin ilmî değeriydi.

Bir ismin mezhep sayılıp sayılmaması, o ismin işaret ettiği bütün ilkelerin yanlışlığını göstermezdi.

Bir anlayışın doğruluğu, ona verilen ismin tarihî tasnifiyle değil, dayandığı delillerin sıhhati ve bu delillerin anlaşılma usulüyle değerlendirilirdi.

Kendi kendime şu soruyu sordum:

İmam Mâlik'in, İmam Şâfiî'nin, Ahmed b. Hanbel'in ve ilk nesil hadis imamlarının itikadî meselelerde esas aldıkları ölçüler hangi ilmî yöntemle incelenmişti?

Bu imamların sünnete bağlılıkları, sahabe anlayışına verdikleri önem ve kelâmî tartışmalar karşısındaki tavırları hesaba katılmadan Selefî anlayış hakkında nasıl kuşatıcı bir hüküm verilebilirdi?

Hüsnü Hoca konuşmasını tamamladı.

Fakat belli ki bu konuşma, salondaki bazı kimselere başka değerlendirmeler yapma cesareti vermişti.

“HADİS DELİLİ HASTALIĞI!”

Sohbetin ardından söz almak isteyenler oldu.

Doğu medreselerinde Arapça ve dinî ilimler tahsil etmiş, çevresinde ilmî birikimiyle tanınan bir molla söz istedi.

Kendinden emin bir tavrı vardı.

Hocaya hitaben konuşmaya başladı:

“Hocam, ilimde hadis delil hastalığına tutulmuş gruplar çıktı. Her dinî konuda hadis delili istiyorlar. Her meselede dinden delil talep ediyorlar.”

Bu sözleri duyduğumda hayret ettim.

Özellikle kullandığı bir kelime zihnime takılmıştı:

Hastalık!

Hadis delili istemek bir hastalık mıydı?

Resûlullah'ın sünnetini öğrenmek, dinî bir hükmün dayanağını araştırmak, bir sözün Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sahih sünnetine uygunluğunu sormak hangi ilmî ölçüye göre hastalık sayılabilirdi?

Bir ilim talebesinin hadis istemesi neden rahatsızlık uyandırmalıydı?

İnsanın zihninde ister istemez başka sorular da beliriyordu.

Bir kimse tıpla ilgili bir iddiada bulunsa ondan ilmî araştırma istenmesi normal karşılanırdı. Tarih hakkında konuşsa belge sorulurdu. Hukukî bir hüküm ileri sürse kanunî dayanağı araştırılırdı.

Peki Allah'ın dini hakkında konuşan bir kimseden delil istemek neden kusur kabul edilecekti?

Üstelik bu sözler, Arapça ilimler tahsil etmiş bir hocanın ağzından çıkıyordu.

O ilimlerin başında Kur'an, hadis, fıkıh ve usûl bulunmuyor muydu?

Fıkıh usûlü, hükümlerin delillerini incelemek için tedvin edilmemiş miydi?

Hadis usûlü, Resûlullah'a nispet edilen haberlerin sahihini sakiminden ayırmak için ortaya konulmamış mıydı?

Bir ömür boyunca hadis rivayetlerini toplayan, râvileri araştıran, rivayetlerin illetlerini inceleyen muhaddislerin bütün gayretleri ne içindi?

O anda artık sessiz kalmak istemedim.

Söz istedim.

“HADİS HASTALIĞINI İLK DEFA SİZDEN DUYUYORUM!”

Salondaki bakışlar bana çevrildi.

Sözlerimi doğrudan o mollaya yönelttim:

“Hocam, hadis delili hastalığını ilk defa sizden duyuyorum!”

Ardından devam ettim:

“Hastalık zaaflıktır, noksanlıktır, insanın sağlıklı hâlinden uzaklaşmasıdır. Oysa hadise bağlılık ilmî bir yüceliktir, ilmî bir doğruluktur. Bir insanın dinî meselelerde hadis delili istemesi neden hastalık olsun?”

Sözlerimden sonra ortamın havası değişti.

Az önce Ramazan'ın sıcaklığıyla dolu olan salonda belirgin bir gerilim hissedildi. Bazıları dikkatle dinlemeye başladı. Bazıları araya girerek ortamı sakinleştirmeye çalıştı.

Benim itirazım şahsî değildi.

Meselem, o mollanın nerede okuduğu, hangi medreseye mensup olduğu veya kaç yıl Arapça tahsil ettiği de değildi.

Meselem, hadis delili istemenin küçültücü bir ifadeyle anılmasıydı.

Bir âlimin görüşüne itiraz edilebilir. Bir rivayetin sıhhati tartışılabilir. Bir hadisten çıkarılan hüküm tenkit edilebilir. Hatta delil isteyen kişinin ilmî usulü bilmeden hareket ettiği de söylenebilir.

Fakat bunların hiçbiri, delil talebinin kendisini hastalık olarak nitelendirmeyi haklı çıkarmazdı.

Çünkü mesele yalnızca bir kelime meselesi değildi.

Bu ifade, farkında olunsun veya olunmasın, dinî bilgide delil arama alışkanlığını itibarsızlaştırma tehlikesi taşıyordu.

EY MUHADDİSLER! BU SÖZÜ DUYSAYDINIZ NE DERDİNİZ?

O gecenin ardından zihnimde büyük hadis imamlarının isimleri dolaşıp durdu.

İmam Buhârî…

İmam Müslim…

İmam Ahmed b. Hanbel…

Yahyâ b. Maîn…

Ali b. el-Medînî…

Ebû Hâtim er-Râzî…

Bir hadisin sahih olup olmadığını tespit etmek için ömürlerini ilme adamış bu insanlar, bugün bir mecliste hadis delili istemenin hastalık olarak anıldığını duysalardı acaba nasıl değerlendirirlerdi?

İmam Buhârî'nin hadis toplamak uğruna yaptığı yolculukları düşündüm.

İmam Müslim'in rivayetleri ayıklamak için gösterdiği ilmî titizliği düşündüm.

İmam Ahmed'in sünnete bağlılık uğruna katlandığı mihneti düşündüm.

Sonra kendi kendime sordum:

Bu insanların ömürlerini vakfettikleri ilmin delillerini sormak nasıl hastalık olabilirdi?

İmam Şâfiî, er-Risâle adlı eserinde sünnetin dinî hükümlerdeki delil oluşunu temellendirmek için geniş açıklamalar yapmıştı.

İmam Ahmed'in ilmî mirası, hadis ve eser merkezli bir din anlayışının en güçlü örneklerinden biriydi.

İmam Buhârî, Sahîh'inde ilmin söz ve amelden önce geldiğini ifade eden bir bölüm açmıştı.

Bu imamların hiçbirinin yöntemi, herhangi bir kişinin her hadisi kendi başına yorumlayarak fıkhî hüküm vermesi anlamına gelmiyordu. Fakat hepsinin ilmî faaliyetinde ortak olan büyük bir esas vardı:

Dinî hüküm, delilden bağımsız bir şahsî otorite meselesi değildir.

İşte o gece beni rahatsız eden şey buydu.

Hadis istemeyi küçümseyen söz, yalnızca bir gruba yönelik eleştiri olmaktan çıkıyor; muhaddislerin asırlar boyunca korumaya çalıştığı ilmî hassasiyetle de çatışıyordu.

EY FAKİHLER! DELİL SORMAK NE ZAMANDAN BERİ AYIP OLDU?

Meseleyi bir de fıkıh imamlarının huzuruna götürmek istiyordum.

Çünkü o mollanın ifadesindeki en büyük çelişkilerden biri de buradaydı.

Fıkıh, delilsiz kanaatler toplamı değildi.

Fıkıh, şer‘î amelî hükümleri tafsilî delillerinden hareketle bilme faaliyetiydi.

Elbette her Müslüman müçtehit değildi. Herkes bir hadisi okuyup ondan doğrudan hüküm çıkarabilecek ilmî yeterliliğe sahip değildi. Âmmî bir Müslümanın ehil bir fakihin fetvasına başvurması da dinin tanıdığı meşru bir yoldu.

Fakat bu hakikat, delil istemenin hastalık olduğu anlamına gelmezdi.

Tam tersine, müçtehit imamların ilmî üstünlüğü, delilleri anlama ve değerlendirme kudretleriyle ilgiliydi.

Bir fetvanın delilini sormakla, bütün fıkıh birikimini yok sayarak kendi anlayışını mutlaklaştırmak aynı şey değildi.

Bunların birbirine karıştırılması, ilmî bir tenkit değil, kavramsal bir karışıklıktı.

Kur'an'ın şu emri zihnimde yankılanıyordu:

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl, 16/43)

Bu ayet, bilmeyenin ilim ehline başvurmasını emrediyordu. İlim ehlinin görevi ise insanları bilgisizliğe mahkûm etmek değil, onları sahih bilgiye ulaştırmaktı.

Diğer taraftan Rabbimiz şöyle buyuruyordu:

“Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin... Bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve Resûl'e götürün.” (Nisâ, 4/59)

Bu ayetin ortaya koyduğu temel ölçü açıktı.

İhtilafların nihai çözüm mercii, kişilerin şöhreti veya mensup oldukları çevreler değil, Allah'ın vahyi ve Resûlullah'ın sünnetiydi.

O hâlde bir kimse, “Bu hükmün Kur'an ve Sünnet'teki dayanağı nedir?” diye sorduğunda, onu küçümsemek yerine sorusunu ilmî bir usulle cevaplamak gerekmez miydi?

HÜSNÜ HOCANIN SÖZLERİ ÜZERİNE

O gece yalnızca mollanın sözleri üzerinde düşünmedim.

Hüsnü Hocanın Selefî akîde hakkındaki tenkitlerini de yeniden değerlendirdim.

Bir ilmî anlayışa yönelik eleştiri, öncelikle o anlayışın ne söylediğini doğru tespit etmekle başlamalıydı.

Selefî akîdeyi savunanların tarihî ve itikadî iddiaları, ilk nesillerin anlayışına bağlılık üzerine kuruluydu. Bu iddianın doğruluğu elbette delillerle incelenebilirdi.

Ancak bu incelemede iki hususun birbirinden ayrılması gerekiyordu.

Birincisi, selefin itikadî mirası ve nassları anlama yöntemi.

İkincisi, günümüzde Selefî ismini kullanan kişi ve grupların görüşleri, davranışları ve hataları.

Bir kişinin veya grubun yanlışını bütün bir ilmî geleneğe yüklemek nasıl isabetli olabilirdi?

Bir kimse Selefî olduğunu söyleyerek aşırılığa düşmüşse onun hatası delille gösterilmeliydi. Bir başkası aynı isimle bilgisizce konuşmuşsa onun iddiası tenkit edilmeliydi.

Fakat bundan hareketle ilk nesillerin itikadî yöntemini değersizleştirmek ilmî bir sonuç değildi.

Ayrıca bir anlayışın müstakil bir mezhep olarak adlandırılıp adlandırılmaması, onun Kur'an ve Sünnet'e uygunluğunu tek başına belirleyemezdi.

İlmî tenkit, önce doğru tasvir, sonra sahih delil, ardından tutarlı bir değerlendirme gerektirirdi.

Bir hocanın toplumdaki itibarı ne kadar büyük olursa olsun, bu ilmî sorumluluğu ortadan kaldırmazdı.

Bilakis kürsünün ağırlığı arttıkça sözün mesuliyeti de artardı.

Çünkü bir âlimin ağzından çıkan değerlendirme, yalnızca onu dinleyenlerin zihninde kalmaz; bazen başka insanların daha sert, daha ölçüsüz ve daha haksız ifadelerine de zemin hazırlayabilirdi.

O gece mollanın konuşması, bende bu ihtimali düşündürmüştü.

BİR KELİMENİN TAŞIDIĞI AĞIRLIK

“Hastalık…”

Bu kelimeyi unutamıyordum.

Çünkü kelimeler yalnızca seslerden ibaret değildi. Bazen bir kelime, uzun bir ilmî geleneğe karşı takınılan tavrı açığa çıkarırdı.

Hadis delili isteyen bir kimse yanlış yöntem izliyorsa ona usûl öğretilirdi.

Bir hadisin bağlamını bilmiyorsa bağlamı açıklanırdı.

Nâsih ve mensûhu bilmiyorsa bu ilimlerin önemi anlatılırdı.

Umum ve husus arasındaki farkı kavrayamıyorsa fıkıh usûlüne yönlendirilirdi.

Hadislerin sıhhatini değerlendiremiyorsa muhaddislerin eserlerine başvurması öğütlenirdi.

Ama bütün bunlar yapılmadan, hadis delili talebini hastalık olarak adlandırmak ne kazandırırdı?

Böyle bir dil, ilim talebesini araştırmaya mı teşvik ederdi, yoksa soru sormaktan mı uzaklaştırırdı?

Sünnete bağlılığı mı kuvvetlendirirdi, yoksa delil isteyenlere karşı küçümseyici bir tavrı mı beslerdi?

Benim itirazımın özü işte burada yatıyordu.

Resûlullah şöyle buyurmuştu:

“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” (Buhârî, 5063; Müslim, 1401)

Bu hadis, her delil tartışmasında karşı tarafın sünnetten yüz çevirdiği anlamına gelmezdi. Ancak sünnetin Müslüman hayatındaki merkezî yerini açıkça gösteriyordu.

Sünnet, Müslümanın hayatında kenarda duran bir bilgi yığını değildi.

İbadetin, ahlakın, muamelenin ve kulluğun temel rehberlerinden biriydi.

Onun için sahih sünneti araştırmak, bir zaaf değil, ilmî sorumluluktu.

O GECE SOFRADAN GERİYE NE KALDI?

Ramazan gecesi ilerlemişti.

Az önce aynı sofrada oruç açtığımız, birlikte namaz kıldığımız insanlarla şimdi ilmî bir ihtilafın ortasında bulunuyorduk.

Böyle zamanlarda insan, ilmin yalnızca bilgi değil, aynı zamanda ahlak olduğunu da hatırlıyordu.

Bir sözün yanlışlığını ortaya koymak için ses yükseltmek zorunda değildik.

Bir düşünceye itiraz etmek için sahibinin şahsiyetini hedef almak gerekmiyordu.

Fakat nezaket de yanlış gördüğümüz bir sözü sorgulamaktan vazgeçmek demek değildi.

İlmî vakar, hakikati terk etmeden edepli kalabilmekti.

O gece Hüsnü Hocanın davetindeki misafirperverliği inkâr etmedim. Sofranın bereketini, ikramın güzelliğini, orada bulunan insanların samimiyetini de unutmadım.

Ancak güzel bir iftar sofrası, ardından dile getirilen her ilmî değerlendirmenin doğru olduğunu göstermezdi.

Bir insanın misafirperverliğine teşekkür etmekle onun ilmî görüşüne itiraz etmek arasında çelişki yoktu.

Ben o gece sofranın güzelliğini de gördüm, sözün ağırlığını da hissettim.

Ramazan'ın kardeşlik atmosferinde başlayan buluşma, benim için sünnetin ilmî konumunu yeniden düşünmeme vesile olan bir hatıraya dönüşmüştü.

Aradan zaman geçse de o mecliste duyduğum ifade zihnimdeki yerini korudu.

Hadis delili hastalığı…

Hayır!

Hadis delili istemek hastalık değildir. Hastalık olarak görülmesi gereken, din adına konuşurken delilin değerini küçümseyen bir anlayıştır.

Çünkü Allah'ın dini, insanların sorgulanamaz şahsî kanaatlerine teslim edilemeyecek kadar yücedir.

Ve Resûlullah'ın sünneti, bir ilim meclisinde delil olarak sorulduğu için küçümsenemeyecek kadar kıymetlidir.

O gece bir iftar sofrasına misafir olmuştum.

Güzel ikramlar görmüş, kardeşlik sıcaklığını hissetmiş, ilim ehlinin bulunduğu bir mecliste oturmuştum.

Fakat o sofradan ayrılırken zihnimde kalan en güçlü düşünce, yemeklerin güzelliği veya meclisin kalabalıklığı değildi.

Şu soruydu:

Resûlullah'ın hadislerini araştırmayı ve dinî meselelerde delil istemeyi bir hastalık gibi gören bir dil, ilim talebelerine nasıl bir ilmî miras bırakacaktı?

İşte bu sorunun cevabı, o gecenin ardından da zihnimi meşgul etmeye devam etti.

Ve ben bir kez daha anladım ki:

Sünneti müdafaa etmek yalnızca hadisleri nakletmek değildir. Onların dinî bilgi içindeki yerini, ilmî itibarını ve delil olma değerini de müdafaa etmektir.

Anılarım — Hayatımdan Bir Kesit

Yayın notu: Bu metin, anlatılan hatıranın edebî bir yeniden yazımıdır. Diyalogların lafzı ve olayın temel akışı aktarılan anlatıma dayanır; kişilere ilişkin ilmî eleştiriler, olaydan çıkarılan değerlendirmeler olarak kaleme alınmıştır.

UBEYDULLAH ARSLAN
İslam Davetçisi