ANILARIM

BİR TEMMUZ GÜNÜ DUYDUĞUM BEDDUA

Hayatımdan Bir Hatıra — Bir Fâtiha Meselesi ve Bir İmamın Sözleri

Temmuz, bütün sıcaklığıyla yeryüzüne çökmüştü.

Güneş, sabahın erken saatlerinden itibaren sokakları ısıtıyor; öğleye doğru taş duvarlar, kaldırımlar ve binaların yüzleri sıcağı geri yansıtmaya başlıyordu. Gölgeler kısalmış, ağaçların yaprakları neredeyse hareketsiz kalmıştı. Hafif bir rüzgâr esse bile serinlik getirmiyor, yalnızca yazın sıcak nefesini insanın yüzüne taşıyordu.

Çarşıda ise mevsimin bütün bereketi sergileniyordu. Tezgâhlar kırmızı karpuzlarla, sarı kavunlarla, olgun şeftalilerle, kayısılarla, eriklerle dolup taşmıştı. Meyvelerin renkleri birbirine karışıyor; satıcıların sesleri, alışveriş yapan insanların konuşmaları ve yaz günlerine mahsus o ağır hareketlilik sokaklara yayılıyordu.

Böyle bir temmuz gününde bazı talebelerim beni ziyarete geldiler.

Gelişlerinde alışılmışın dışında bir hâl vardı. Sanki bana anlatmak istedikleri bir şey bulunuyor, fakat söze nereden başlayacaklarını kestiremiyorlardı.

Bir süre sonra içlerinden biri konuştu:

— Hocam, siz ölünün ardından Fâtiha okunmasının sünnette sabit olmadığını, bunun için özel bir delil bulunmadığını söylüyorsunuz ya…

Başımı kaldırıp yüzüne baktım.

— Evet, dedim. Peki, ne olmuş?

Talebem sözünü sürdürdü:

— Sizin bu görüşünüz Şıh Camisi'nin imamına anlatılmış. O da duyunca şöyle demiş:

“O zaman Allah onun cenazesine, kabrine Fâtiha nasip etmesin!”

Bir an sustum.

Dışarıda temmuz güneşi bütün yakıcılığıyla hüküm sürüyordu. Fakat insan bazen sıcağın ortasında bile içini ürperten bir söz işitebilir.

Benim için de öyle olmuştu.

Çünkü duyduğum şey yalnızca sert bir cevap değildi. Bir dinî görüş ayrılığı karşısında, bir Müslümanın ölümü ve kabri üzerinden kurulmuş ağır bir temenniydi.

Üstelik bu sözün bir cami imamından nakledilmesi beni daha fazla düşündürmüştü.

BİR CÜMLENİN ARDINDAKİ ANLAYIŞ

Talebelerime yeniden sordum:

— Gerçekten böyle mi söylemiş?

Duydukları sözü teyit ettiler.

Bir müddet konuşmadım. Çünkü bazen insanın karşısına çıkan mesele, hemen cevap verilecek kadar basit değildir. Önce sözün ne anlama geldiğini, hangi düşünceden doğduğunu ve hangi anlayışı yansıttığını değerlendirmek gerekir.

Benim söylediğim şey neydi?

Ben, ölülerimize rahmet dilemeyelim demiyordum. Onlar için dua etmeyi yasaklamıyordum. Kabirlerini ziyaret etmeyelim, cenazelerine katılmayalım veya onları hayırla anmayalım da demiyordum.

Benim üzerinde durduğum mesele, ölünün ardından yahut kabri başında Fâtiha okumayı dinen belirlenmiş özel bir ibadet gibi kabul etmek için Resûlullah'tan sahih bir delil bulunup bulunmadığıydı.

Bunun dışında Kur'an okuyup sevabını ölüye bağışlama meselesinin âlimler arasında ayrıca tartışıldığını da biliyordum. Fakat bir uygulamanın belirli bir cenaze veya kabir merasiminin değişmez parçası hâline getirilmesi başka bir meseleydi.

Bana göre bu ayrım son derece önemliydi.

Çünkü dinî bir uygulamanın toplumda yaygın olması, onun mutlaka Resûlullah'ın sünneti olduğunu göstermezdi.

O hâlde bir imamın yapması gereken şey, bu görüşe karşı delil getirmek değil miydi?

Bana, “Hayır, sen yanılıyorsun; Resûlullah'tan bu konuda şöyle bir rivayet gelmiştir” diyebilirdi.

Bir âlimin görüşünü aktarabilir, farklı fıkhî yaklaşımları açıklayabilirdi.

Böylece ilmî bir konuşma yapılmış olurdu.

Fakat talebelerimin naklettiğine göre o, meseleyi delillerle tartışmak yerine benim ölümüm ve kabrim hakkında beddua niteliğinde bir söz söylemişti.

İşte beni düşündüren buydu.

PEYGAMBERİMİZ ÖLÜNÜN ARDINDAN NE YAPMAMIZI ÖĞRETTİ?

Talebelerime dönerek meseleyi yeniden anlattım.

— Bakın, dedim, Resûlullah'ın bize öğrettiği şeylerden biri, ölen Müslüman için Allah'tan bağışlanma ve rahmet dilemektir.

Sonra onlara şu hadisi hatırlattım:

Resûlullah, bir cenazenin defninden sonra kabrin yanında durur ve ashâbına şöyle buyururdu:

“Kardeşiniz için bağışlanma dileyin ve onun sebat etmesini isteyin. Çünkü o şimdi sorguya çekilmektedir.”

(Ebû Dâvûd, 3221; Elbânî: Sahih.)

Bu hadis benim için çok anlamlıydı.

Çünkü Resûlullah, kabir başında bulunan Müslümanlara ne yapmaları gerektiğini öğretiyordu: Ölen kardeşleri için istiğfar etmek ve Allah'tan ona sebat vermesini istemek.

Ben de bunu savunuyordum.

Ölünün ardından dua edilmesini, onun için rahmet ve mağfiret dilenmesini istiyordum.

Nitekim Kur'an'da müminlerin kendilerinden önce imanla göçüp gidenler için şöyle dua ettikleri bildirilir:

“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla.”

(Haşr, 59/10.)

Bundan daha güzel bir kardeşlik duası olabilir miydi?

Bir Müslüman vefat ettiğinde ona karşı vazifemiz, onun için Allah'tan rahmet ve bağışlanma dilemektir.

Öyleyse ben ölülerimize dua edilmesini savunurken, benim için neden böyle ağır bir söz söylenmişti?

FÂTİHA'YI SEVMEK BAŞKA, ONU DELİLSİZ BİR MERASİME DÖNÜŞTÜRMEK BAŞKADIR

Fâtiha suresi Kur'an'ın en büyük surelerinden biridir. Namazlarımızda okuduğumuz, Rabbimize hamdimizi, kulluğumuzu ve hidayet talebimizi ifade ettiğimiz mübarek bir suredir.

Benim itirazım Fâtiha'ya değildi.

Onun faziletini inkâr etmiyordum.

Benim sorduğum soru çok daha açıktı:

Resûlullah, bir Müslüman öldüğünde yahut kabri ziyaret edildiğinde özellikle Fâtiha okunmasını dinî bir merasim olarak emretmiş midir?

İbn Bâz gibi Selefî âlimler, kabirlerde Fâtiha veya başka sureler okunmasını sünnette sabit görmemiş, kabir ziyaretinde selam ve dua edilmesini esas almışlardır.

Bu yaklaşımın dayandığı düşünce, ibadetlerin yalnız iyi niyetle değil, sahih delille belirlenmesi gerektiğidir.

Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“Kim bizim bu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa o reddedilir.”

(Buhârî, 2697; Müslim, 1718.)

Bu hadisi hatırlattığımda talebelerime şunu anlatmak istiyordum: Dinî uygulamalar hakkında farklı görüşler bulunabilir. Bir âlim bir uygulamayı meşru, başka bir âlim ise delilsiz görebilir. Fakat bu ihtilafın çözümü birbirine beddua etmek değil, delilleri araştırmaktır.

Üstelik ölen kimseye Kur'an okumanın sevabının bağışlanması konusunda farklı fıkhî görüşler bulunduğu da göz ardı edilmemelidir. Benim burada savunduğum görüş, özellikle Fâtiha'yı cenaze ve kabir için belirlenmiş bir sünnet hâline getirmenin delilini sormaktı.

Buna karşılık duyduğum söz ise ilmî bir cevap olmaktan uzaktı.

BİR İMAMIN SÖZÜ BANA NEYİ DÜŞÜNDÜRDÜ?

O gün imamın söylediği nakledilen cümle üzerinde uzun süre düşündüm.

Bir insanın bütün karakterini tek bir cümleden hareketle belirlemek elbette doğru değildir. O imamın hayatını, bütün davranışlarını, insanlara nasıl muamele ettiğini bilmiyordum.

Fakat bir sözün ortaya koyduğu tavrı değerlendirmek mümkündü.

Eğer bana aktarılan ifade gerçekten söylenmişse, bu söz en azından o anda ilmî ihtilafa tahammül yerine öfkenin, delille cevap verme yerine şahsî tepkinin öne çıktığını gösteriyordu.

Beni asıl üzen de buydu.

Çünkü bir imamın sözleri yalnız kendisini ilgilendirmez. İnsanlar ondan din öğrenir, nasihat dinler, davranışlarını örnek alır. Özellikle dinî meselelerde konuşurken kullanılan dilin büyük bir sorumluluğu vardır.

Bir imamın, görüşünü yanlış bulduğu Müslüman için bile hayır dilemesi, onu güzel bir dille uyarması ve delille ikna etmeye çalışması beklenir.

Resûlullah'ın şu hadisi bu konuda ne kadar açıktır:

“Mümin, çokça ayıplayan, lanet eden, çirkin söz söyleyen ve hayasız kimse değildir.”

(Tirmizî, 1977; Elbânî: Sahih.)

Bu hadisi düşünürken kendi kendime de bir soru sordum:

Peki, ben böyle bir söz karşısında nasıl davranmalıydım?

Aynı sertlikle mi karşılık vermeliydim?

Onun hakkında benzer ifadeler mi kullanmalıydım?

Hayır.

Çünkü bir başkasının yanlış sözü, benim de yanlış konuşmamı haklı çıkarmazdı.

İnsan bazen haklı olduğuna inandığı bir meselede bile öfkesine yenilebilir. İşte asıl imtihanlardan biri, haklılığını savunurken adaleti ve güzel ahlakı kaybetmemektir.

BİR MÜSLÜMANIN ARDINDAN NE DİLENMELİ?

Dışarıda yazın bütün canlılığı devam ediyordu.

Meyve tezgâhları hâlâ rengârenkti. Güneş, binaların duvarlarına vuruyor, insanlar serin bir gölge arayarak sokaklardan geçiyordu.

Talebelerimle yaptığımız konuşma ise beni ölüm üzerine düşünmeye götürmüştü.

İnsan ne zaman öleceğini bilmez.

Bugün yürüdüğü sokaklardan yarın başkaları geçer. Bugün konuştuğu insanlarla bir daha karşılaşamayabilir. Bir gün kendisi de bu dünyadan ayrılır ve geride yalnızca yaptıkları, söyledikleri ve bıraktığı izler kalır.

İşte böyle bir dünyada bir Müslümanın başka bir Müslümana ölüm üzerinden ağır sözler söylemesi ne kadar düşündürücüydü.

Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“İnsan öldüğünde ameli kesilir; ancak üç şey müstesnadır: Sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.”

(Müslim, 1631.)

Bu hadis bana ölümün ardından geriye kalacak en değerli şeyleri hatırlatıyordu.

İnsanın arkasından edilen samimi duaları…

Fayda verdiği insanları…

Öğrettiği hayırlı bilgileri…

Bir insanın kabri başında hangi surelerin okunacağına ilişkin ihtilafı konuşurken, aslında unutmamamız gereken daha büyük hakikat buydu.

Ölülerimizin bizim öfkemize değil, duamıza ihtiyacı vardı.

Ben o imamın benim hakkımda ne düşündüğünü bilmiyordum. Fakat onun hakkında aynı şekilde bir beddua etmek istemiyordum.

Çünkü benim için doğru olan, ihtilaf ettiğim kimsenin de hidayetini, bağışlanmasını ve hayrını istemekti.

O TEMMUZ GÜNÜNDEN GERİYE KALAN

Talebelerim ayrıldıktan sonra da duyduklarım zihnimde yaşamaya devam etti.

Bazen bir cümle, uzun bir konuşmadan daha fazla şey düşündürür insana.

O gün işittiğim söz de böyleydi.

Bir imamın benim görüşüme karşı çıkması beni şaşırtmazdı. Dinî meselelerde ihtilaflar vardı ve olacaktı. Fakat bir delil tartışmasının insanın cenazesine ve kabrine ilişkin ağır bir temenniye dönüşmesi, üzerinde durulması gereken başka bir meseleydi.

Benim aradığım şey tartışmayı kazanmak değildi.

Bir âlimin veya imamın karşısında üstün görünmek de değildi.

Ben yalnızca din adına yapılan bir uygulamanın gerçekten Resûlullah'tan sabit olup olmadığını öğrenmek ve öğrendiğimi insanlarla paylaşmak istiyordum.

Bu yüzden o günkü meseleyi düşündüğümde zihnimde iki cümle yan yana duruyordu.

Birincisi, talebelerimin naklettiği o ağır söz:

“Allah onun cenazesine, kabrine Fâtiha nasip etmesin!”

İkincisi ise Resûlullah'ın kabir başında öğrettiği merhametli dua:

“Kardeşiniz için bağışlanma dileyin ve onun sebat etmesini isteyin.”

Bu iki ifade arasındaki fark, benim için yalnızca kelimeler arasındaki bir fark değildi.

Birinde ihtilafın öfkesi, diğerinde kardeşliğin merhameti vardı.

Birinde bir Müslümanın ölümüne uzanan ağır bir temenni, diğerinde ölmüş bir Müslüman için Allah'tan bağışlanma istemek vardı.

Ben hangi sözün izinden gitmek istediğimi biliyordum.

Aradan yıllar geçse de o temmuz gününü hatırladığımda, çarşının meyve kokularını, yaz sıcağını ve talebelerimin getirdiği haberi aynı hatıranın içinde düşünürüm.

Fakat bütün bunların üzerinde başka bir hakikat durur:

İlmî ihtilaf, Müslüman kardeşimize duyduğumuz merhameti ortadan kaldırmamalıdır.

Bir görüşün yanlış olduğunu düşünüyorsak delilimizi getiririz. Bir uygulamanın sünnette bulunmadığını söylüyorsak gerekçemizi açıklarız. Muhatabımız farklı düşünüyorsa onu dinleriz.

Fakat ölümün ve kabrin üzerinden birbirimize ağır sözler söylemeyi ilim zannetmeyiz.

Çünkü ilim yalnızca neyin doğru olduğunu bilmek değildir.

İlim, doğruyu savunurken dilini, kalbini ve adaletini de koruyabilmektir.

Ve o sıcak temmuz gününden bana kalan en derin düşünce şudur:

Bir Müslümanın ardından hangi sözlerin söyleneceğini tartışırken, onun ardından söylenebilecek en güzel sözleri unutmamak gerekir.

Allah onu bağışlasın.

Allah ona rahmet etsin.

Allah kabrini genişletsin.

Allah ona sebat versin.

Benim ölümün ardından duyulmasını istediğim sözler bunlardır.

UBEYDULLAH ARSLAN
İslam Davetçisi