Bazı günler vardır; üzerinden yıllar geçse de insanın hafızasından silinmez. O günün havasını, karşılaştığı insanların yüzlerini, duyduğu sözleri ve içinde bıraktığı duyguları bütün canlılığıyla hatırlar. Bazen kısa bir konuşma, uzun yıllar boyunca unutulmayacak bir hatıraya dönüşür.
Benim de böyle bir hatıram var.
Havanın soğuk, gökyüzünün bulutlarla kaplı olduğu bir gündü. Güneş, kalın bulutların arasından kendisini göstermekte zorlanıyor; zaman zaman esen rüzgâr, ağaçların dallarını hafifçe sallıyordu. Mevsimin serinliği insanın yüzüne vuruyor, fakat çevredeki hareketlilik soğuğu bir ölçüde unutturuyordu.
Yemyeşil bir parkın avlusunda kalabalık bir kermes kurulmuştu.
Parkın ağaçları, genişçe uzanan yeşil alanları ve insanların arasında dolaştığı yollar, o gün alışılmış sessizliğinden uzaktı. Bir tarafta yiyecekler hazırlanıyor, diğer tarafta alışveriş yapan insanlar tezgâhların önünde toplanıyordu. Çocuk sesleri, birbirine seslenen insanların konuşmaları ve kalabalığın uğultusu birbirine karışıyordu.
Kermesi Süleymancı olarak bilinen bir dinî çevre düzenlemişti.
Tezgâhların arasında dolaşırken gözüm kitapların bulunduğu bölüme ilişti. Kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir. Hele dinî eserlerin bulunduğu bir yere rastladığımda, ne kadar vaktim olursa olsun birkaç kitabın sayfalarını karıştırmadan oradan ayrılmak istemezdim.
O gün de öyle yaptım.
Kitap reyonuna doğru yürüdüm.
Reyon oldukça hareketliydi. İnsanlar akın akın kitapların bulunduğu tezgâha geliyor, kimi bir kitabı eline alıp kapağını inceliyor, kimi sayfalarını çeviriyor, kimi de satın almak istediği eserler hakkında bilgi soruyordu.
Kitapların başında emekli bir imam bulunuyordu.
Gelenlerle ilgileniyor, kitap tavsiyelerinde bulunuyor, zaman zaman nasihatler ediyordu. Belli ki orada yalnızca satışa yardımcı olmak için durmuyordu; insanlara dinî konularda da rehberlik etmeye çalışıyordu.
Ben de kitapların önünde durdum.
Birkaç eseri elime aldım. Kapaklarını inceledim, sayfalarını çevirdim. Fakat okudukça içimde bir rahatsızlık belirmeye başladı.
Bazı kitaplarda dinî bir dayanağı bulunmayan bilgiler, sahihliği ortaya konulmamış rivayetler ve belirli dualara delilsiz biçimde özel faziletler yükleyen ifadeler dikkatimi çekiyordu. Bana göre bunların bir kısmı hurafe ve bid‘at niteliğindeydi.
Kitapların önünde bir süre daha durdum.
Etrafımdaki insanlar eserleri merakla inceliyor, kimileri büyük bir güvenle satın alıyordu. Ben ise kendi kendime, din adına yazılan her sözün mutlaka bir delile dayanması gerektiğini düşünüyordum.
Sonunda emekli imama döndüm.
KİTAPLARIN ARASINDA BAŞLAYAN KONUŞMA
— Hocam, dedim, bu kitaplarda yer alan bazı bilgiler ve dualar sahih delillerle sabit görünmüyor. Din adına nakledilen bu tür şeylerden sakınmak gerekmez mi?
İmam önce yüzüme baktı.
Ardından elimdeki kitaplara göz gezdirdi.
Konuşmamız başlangıçta sakin bir şekilde ilerliyordu. Ben, dinî meselelerde Kur'an ve sahih Sünnetin esas alınması gerektiğini, bir uygulamanın halk arasında yaygın olmasının onun mutlaka dinin bir parçası olduğunu göstermeyeceğini anlatmaya çalışıyordum.
Çünkü Resûlullah'ın şu hadisi benim için çok açık bir ölçüydü:
“Kim bizim bu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa o reddedilir.”
(Buhârî, 2697; Müslim, 1718.)
Bu hadis, din adına ortaya konulan söz ve uygulamaların sorgulanmadan kabul edilemeyeceğini gösteriyordu.
İmam ise bazı uygulamaların eskiden beri yapıldığını, insanların bunlardan fayda gördüğünü anlatıyordu.
Konu ilerledikçe kitaplarda yer alan dualardan, salih kimselerin makamından ve şeyhlerden yardım isteme meselesinden söz edilmeye başlandı.
Nihayet konuşma, vefat etmiş bir şeyhten medet dilemenin dinî hükmüne geldi.
İmamın savunduğu anlayışa göre bir kimsenin şeyhinden, ölmüş olsa bile, yardım istemesinde itikadî bir sakınca bulunmuyordu.
Ben ise buna katılmıyordum.
Burada üzerinde durduğum mesele, yaşayan bir insandan yapabileceği bir işte yardım istemek değildi. Allah'tan başkasının gücünün yetmeyeceği hususlarda, vefat etmiş bir kişiye yönelerek ondan medet ve yardım talep edilmesiydi.
İmama dönerek düşüncemi açıklamaya çalıştım:
— Hocam, Allah'a mahsus olan yardım ve kurtuluşu ölülerden istemek doğru değildir. Böyle bir uygulama insanı şirke sürükler. Bizim dualarımızı ve kulluğumuzu Allah'a yöneltmemiz gerekir.
Sonra Kur'an'dan bir ayeti hatırlattım:
“Şüphesiz mescitler Allah'ındır. O hâlde Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin.”
(Cin, 72/18.)
Bu ayet üzerinde durdum.
Çünkü benim anladığım tevhid, insanın yalnızca Allah'ın varlığına inanması değildi. Dua ederken, yardım ve kurtuluş dilerken, ibadet ve kulluğunu yerine getirirken de Rabbini birlemesiydi.
Konuşmamızın devamında Fâtiha suresindeki şu ayeti de dile getirdim:
“Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5.)
Bu ayetin, ibadet niteliğindeki yardım talebinin yalnız Allah'a yöneltilmesi gerektiğini öğrettiğini söyledim.
Elbette insanların birbirlerine yardım etmesi başka bir meseleydi. Bir hastanın doktora gitmesi, bir yolcunun kendisine yol göstermesini istemesi yahut bir insanın yapabileceği işte başkasından yardım talep etmesi yasak değildi.
Benim itirazım, ölmüş bir kimsenin gaybî biçimde yardım edeceği inancıyla kendisine yöneltilen talepler hakkındaydı.
BİR AYETİN HATIRLATTIĞI HAKİKAT
Konuşurken zihnimde başka bir ayet daha vardı.
Yüce Allah şöyle buyuruyordu:
“Allah'ı bırakıp da sana fayda ve zarar veremeyecek şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan şüphesiz zalimlerden olursun.”
(Yûnus, 10/106.)
Benim için mesele burada düğümleniyordu.
Bir insanın salih kimseleri sevmesi, onların ilimlerinden faydalanması ve güzel yaşayışlarını örnek alması elbette kıymetliydi. Fakat bir âlimi veya şeyhi sevmek, ona Allah'a ait olan yetkiler yüklemeyi gerektirmezdi.
Bir kimse hayattayken insanlara ilim öğretebilir, nasihat edebilir ve gücünün yettiği işlerde yardımcı olabilirdi. Fakat vefat etmiş bir insandan, Allah'ın kudretine mahsus olan yardımı istemek bambaşka bir meseleydi.
Resûlullah'ın İbn Abbas'a verdiği şu nasihat de bu konuda zihnimde yer etmişti:
“İstediğinde Allah'tan iste; yardım dilediğinde Allah'tan yardım dile.”
(Tirmizî, 2516. Tirmizî hadisi hasen-sahih olarak değerlendirmiştir.)
İmama bu anlayışın neden önemli olduğunu anlatmaya çalışıyordum.
Amacım onu küçük düşürmek veya kalabalığın önünde mahcup etmek değildi. Konuştuğumuz meselenin bir tercih meselesinden daha önemli olduğunu, doğrudan tevhidle ilgili bulunduğunu düşünüyordum.
Fakat konuşmamız ilerledikçe imamın yüzündeki ifade değişmeye başladı.
“ANLADIM, SEN VEHHÂBÎSİN!”
İmamın sesi sertleşmişti.
Başlangıçta kitapların içeriği üzerine yaptığımız konuşma artık farklı bir noktaya gelmişti.
Söylediklerimden hoşlanmadığı belliydi. Bir süre sonra öfkesini gizlemeden bana dönerek şöyle dedi:
— Anladım, sen Vehhâbîsin! Sen git Suudi Arabistan'da yaşa. Bu bildiklerini git onlara anlat!
Bir an sustum.
Etrafımızda insanlar dolaşmaya devam ediyordu. Kitaplara bakanlar, alışveriş yapanlar, tezgâhların arasında yürüyenler vardı. Kermesin kalabalığı ve uğultusu hiç değişmemişti.
Fakat benim zihnim o anda imamın söylediği sözlere takılmıştı.
“Sen Vehhâbîsin!”
Ben ona bir mezhebin adını anlatmamıştım.
Bir ülkeyi savunmamıştım.
Herhangi bir şahsı hatasız kabul ettiğimi söylememiştim.
Kur'an'dan ayetler hatırlatmış, Resûlullah'ın hadislerinden söz etmiş ve duanın Allah'a yöneltilmesi gerektiğini ifade etmiştim.
Buna karşılık duyduğum cevap, bir ayetin başka bir ayetle açıklanması yahut bir hadisin delille tartışılması olmamıştı.
Bana bir isim verilmişti.
Üstelik bu isim, sanki söylediklerimin yanlışlığını tek başına ispatlıyormuş gibi kullanılmıştı.
İşte o gün üzerinde uzun uzun düşündüğüm mesele buydu.
Bir görüşü reddetmek için ona bir isim vermek yeterli miydi?
Bir insan, “Allah ile birlikte hiç kimseye dua etmeyin” ayetini hatırlattığında, ona “Vehhâbî” demek bu ayetin anlamını değiştirir miydi?
Bir düşüncenin yanlış olduğunu göstermek için onun hangi ülkeyle ilişkilendirildiğini söylemek mi gerekirdi, yoksa delilini incelemek mi?
Bu sorular zihnimde dönüp duruyordu.
SOĞUK HAVADA İÇİMDE KALAN DÜŞÜNCELER
O konuşmadan sonra kitapların bulunduğu reyondan ayrıldım.
Kermes bütün canlılığıyla devam ediyordu.
Parkın yeşil ağaçları soğuk rüzgârın etkisiyle hafifçe sallanıyor, bulutlar gökyüzünü kaplamayı sürdürüyordu. İnsanlar bir tezgahtan diğerine geçiyor, kimileri ellerinde kitaplarla kalabalığın arasından uzaklaşıyordu.
Ben ise yürürken az önceki konuşmayı düşünüyordum.
Bir dinî mesele hakkında konuşmuştuk. Ben delil getirmeye çalışmıştım. İmam ise sonunda beni bir isimle tanımlayarak konuşmayı başka bir yöne çevirmişti.
Belki o da yıllardır öğrendiği ve doğru kabul ettiği bir anlayışı savunuyordu. Belki benim sözlerim ona alışılmışın dışında gelmişti. Bunu kesin olarak bilemezdim.
Fakat şunu biliyordum: Bir meselede insanların samimi olması, söyledikleri her şeyin doğru olduğunu göstermezdi. Samimiyet önemliydi; ancak dinî hükmün doğruluğu delille anlaşılırdı.
O gün bir kez daha şunu düşündüm:
Kur'an ve Sünnetten getirilen bir delil, yalnızca belirli bir dinî çevreyle ilişkilendirildiği için reddedilmemelidir.
Aynı şekilde herhangi bir görüş, sırf Selefî bir âlim söyledi diye sorgusuz kabul edilmemelidir.
Ölçü şahıslar, ülkeler veya isimler değil; Allah'ın kitabı, Resûlullah'ın sahih Sünneti ve bunların ilk Müslüman nesiller tarafından nasıl anlaşıldığı olmalıdır.
YILLAR SONRA O GÜNÜ HATIRLARKEN
Aradan zaman geçti.
O kermesin kalabalığı dağıldı. Tezgâhlar toplandı. İnsanlar evlerine döndü. O gün satılan kitapların kimlerin kütüphanelerine girdiğini, kimlerin hangi sayfaları okuyup üzerinde düşündüğünü bilmiyorum.
Fakat o konuşma hafızamda kaldı.
Çünkü bana yalnızca iki farklı dinî anlayış arasındaki ayrılığı göstermemişti. İnsanların bazen bir görüşün delilini tartışmak yerine, o görüşü bir isimle mahkûm etmeye yöneldiklerini de göstermişti.
Bugün aynı meseleyi yeniden düşünsem, yine önce delili konuşmak isterdim.
Bir şeyin şirk olduğunu söylüyorsam nedenini açıklamak, Kur'an ve Sünnetten dayanağını göstermek isterdim. Muhatabım benim yanlış düşündüğümü söylüyorsa onun da delilini dinlemek isterdim.
Çünkü ilmî konuşma böyle olmalıdır.
Bir kimsenin söylediği söz, ona yakıştırılan isimle doğru veya yanlış hâle gelmez.
O gün emekli imamın bana söylediği cümleyi hâlâ hatırlıyorum:
“Anladım, sen Vehhâbîsin! Sen git Suudi Arabistan'da yaşa…”
Fakat benim o konuşmadan geriye kalan asıl düşüncem başka bir cümlede toplanıyordu:
Ben bir ülkeyi değil, bir ayeti konuşuyordum. Bir şahsı değil, tevhidi anlatmaya çalışıyordum.
İnsanların bana hangi ismi verdiğinden önce, savunduğum düşüncenin Allah'ın kitabına ve Resûlullah'ın Sünnetine uygun olup olmadığı önemliydi.
Soğuk ve bulutlu bir günde, yemyeşil bir parkın kalabalık kermesinde yaşadığım o kısa karşılaşma bana bunu bir kez daha hatırlatmıştı.
Bazen insan bir kitap almak için uğradığı yerde, yıllarca unutamayacağı bir söz işitir.
Bazen kalabalık bir ortamda geçen birkaç dakikalık konuşma, zihninde uzun yıllar yaşayacak bir hatıraya dönüşür.
Ve bazen bir insan, kendisine yöneltilen bir suçlamadan çok, o suçlamaya neden olan ayetleri hatırlar.
Benim o günden hatırladığım en önemli şey de buydu: Tevhidi anlatırken isimlerin değil, delillerin konuşulması gerektiği.