ÖZET
Muhammed b. Abdülvehhâb’a (ö. 1206/1792) yöneltilen tekfircilik, Hâricîlik ve Müslümanları topluca tekfir etme ithamları, ilmî delillerle ispat edilmesi gereken ağır iddialardır. Bu ithamların değerlendirilmesinde esas alınması gereken ölçü, onun kendi eserleri ile Kur’an, sahih Sünnet ve Selef imamlarının itikadî ilkeleridir. Özellikle büyük şirkin hükmüyle muayyen şahsın tekfiri birbirinden ayrılmalıdır. Bu makale, Muhammed b. Abdülvehhâb’ın umumi tekfiri reddeden, cehaleti belirli şartlarda mazeret kabul eden ve hüccetin ikamesini önemseyen açıklamalarından hareketle söz konusu ithamları ilmî açıdan tenkit etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Muhammed b. Abdülvehhâb, Selef Akîdesi, Tekfir, Hâricîlik, Cehalet Mazereti, Osmanlı.
GİRİŞ
İtham Etmek Kolaydır; İspat Etmek İlmî Sorumluluktur
Muhammed b. Abdülvehhâb’ı tekfirci ve Hâricî olarak nitelendirenlerin öncelikle cevaplandırması gereken soru şudur: Bu âlim, Selefin hangi itikadî ilkesinden ayrılmıştır? İmam Mâlik’in, Şâfiî’nin, Ahmed b. Hanbel’in veya ilk dönem Ehl-i sünnet imamlarının hangi açık hükmüne muhalefet etmiştir?
Allah Teâlâ, “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme” buyurur (el-İsrâ, 17/36). Bu ilke, âlimlere nispet edilen ağır ithamların da tahkik edilmesini gerektirir. Bir şahsın büyük şirki küfür kabul etmesi, şartları gerçekleştiğinde muayyen tekfirin mümkün olduğunu söylemesi veya irtidat hükümlerinden bahsetmesi, tek başına Hâricîlik delili değildir. İlmî tenkit, önce görüşün doğru nakledilmesini, ardından hangi delile aykırı olduğunun ortaya konulmasını gerektirir.
1. UMUMİ TEKFİR İDDİASI KENDİ BEYANIYLA ÇELİŞMEKTEDİR
Muhammed b. Abdülvehhâb, kendisine yöneltilen umumi tekfir ithamına açıkça cevap vermiştir:
وأما الكذب والبهتان فمثل قولهم إنا نكفر بالعموم
“Yalan ve iftiraya gelince; bizim insanları umumi olarak tekfir ettiğimizi söylemeleri bunun örneklerindendir.”¹
Bu ifade, ed-Dürerü's-Seniyye adlı eserde nakledilmektedir. Muhammed b. Abdülvehhâb burada insanları topluca tekfir ettiği iddiasını reddetmektedir. Dolayısıyla onun bütün Müslümanları hiçbir şart aramadan tekfir ettiğini ileri sürenlerin, bu açıklamayla çelişen doğrudan fetvalarını göstermesi gerekir.
Bir âlimin açıkça reddettiği görüşü, onun kendi metinlerini incelemeden kendisine nispet etmek ilmî tenkit değildir. Elbette şahsın kendi savunması bütün tarihî uygulamalarını doğrulamaz; ancak bu savunmanın görmezden gelinmesi de ilmî dürüstlükle bağdaşmaz.
2. CEHALET MAZERETİ KONUSUNDAKİ AÇIK FETVASI
Muhammed b. Abdülvehhâb’ın cehaleti hiçbir durumda mazeret kabul etmediği iddiası da kendi açıklamasıyla karşı karşıyadır. Şöyle der:
وإذا كنا لا نكفر من عبد الصنم الذي على عبد القادر والصنم الذي على قبر أحمد البدوي وأمثالهما لأجل جهلهم وعدم من ينبههم
“Biz, Abdülkâdir'in kabri üzerindeki puta ve Ahmed el-Bedevî'nin kabri üzerindeki puta ibadet edenleri ve benzerlerini, cehaletleri ve kendilerini uyaracak kimsenin bulunmaması sebebiyle tekfir etmiyorsak...”²
Bu ifade, onun şirk saydığı bir fiili işleyen belirli şahısları, cehaletleri sebebiyle tekfir etmediğini göstermektedir. Burada fiilin hükmüyle şahsın hükmü birbirinden ayrılmıştır.
O hâlde soruyoruz: Cehaleti belirli şartlarda mazeret kabul eden bir âlimin, hiçbir şart aramadan Müslümanları tekfir ettiği hangi doğrudan delille savunulmaktadır?
3. HÜCCETİN İKAMESİ VE SELEF İMAMLARININ TEKFİR ANLAYIŞI
Allah Teâlâ, “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz” buyurur (en-Nisâ, 4/48). Yine “Kim Allah'a ortak koşarsa Allah ona cenneti haram kılmıştır” buyurmaktadır (el-Mâide, 5/72). Resûlullah ﷺ de Allah'a ortak koşarak ölen kimsenin ateşe gireceğini bildirmiştir (Müslim, 93). Büyük şirkin küfür olması, Kur’an ve sahih Sünnetin açık hükmüdür.
Bununla birlikte belirli şahsın tekfiri ayrı bir meseledir. İbn Teymiyye, muayyen tekfirde risalet hüccetinin ikamesine dikkat çekerek şöyle der:
إلا إذا علم أنه قد قامت عليه الحجة الرسالية
“Ancak kendisine risalet hüccetinin ikame edildiği bilindiğinde...”³
İlk dönem Ehl-i sünnet imamları da irtidat hükümlerini kabul etmişlerdir. İbn Kudâme, el-Muğnî adlı eserinde mürtedin tövbeye davet edilmesi konusunda Hz. Ömer, Hz. Ali, İmam Mâlik, Süfyân es-Sevrî, Evzâî ve İshak b. Râhûye gibi isimlerin görüşlerini aktarmaktadır.⁴ Bu nakiller, irtidat hükümlerinin klasik İslam hukukunda mevcut olduğunu göstermektedir.
Ancak hüccetin ikamesi, yalnızca bir delilin kişiye okunması değildir. İlgili hükmün anlaşılması, şüphelerin değerlendirilmesi ve tekfire engel durumların bulunmaması önemlidir.
Büyük şirk olduğu sabit bir fiilde, hüccetin gerçekten ikame edilmesinden ve tekfire engel durumların ortadan kalkmasından sonra muayyen tekfirin mümkün görülmesi, tek başına Hâricîlik değildir.
Muhammed b. Abdülvehhâb’ın bu konudaki görüşünün Selefe aykırı olduğu ileri sürülüyorsa, aykırılığın hangi hükümde bulunduğu açıkça gösterilmelidir. Bununla birlikte ilk dönem imamlarının bütün özel şirk uygulamalarını aynı şekilde değerlendirdikleri de ayrıca ispatlanmalıdır.
4. OSMANLI ASKERLERİNİ KÂFİR SAYDIĞINA DAİR FETVA NEREDEDİR?
Muhammed b. Abdülvehhâb’ın Osmanlı askerlerini topluca tekfir ettiği iddiası da doğrudan belge gerektirmektedir. Kendisi 1792 yılında vefat etmiş, Osmanlı-Suûdî çatışmalarının önemli bir bölümü ise ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Mekke'nin Suûdî kuvvetlerince ele geçirilmesi 1803, Dir'iyye'nin İbrahim Paşa tarafından alınması 1818 yılındadır.
Bu kronoloji, sonraki dönem askerî hadiselerin doğrudan Muhammed b. Abdülvehhâb’a ait fetvalar olarak sunulamayacağını göstermektedir. Bununla birlikte hayatta olduğu dönemde kurduğu siyasî ittifakın faaliyetleri de tarihî incelemeden muaf değildir.
Osmanlı askerlerinin tamamını, sırf Osmanlı ordusunda bulundukları için kâfir ilan ettiğini gösteren, bizzat kendisine ait açık ve doğrulanmış fetva hangisidir?
Bu incelemede böyle bir fetva tespit edilememiştir. Ancak tespit edilmemiş olması, kesinlikle bulunmadığını ispatlamaz. Bir askerî çatışma ile karşı tarafın bütün fertlerini itikaden tekfir etmek aynı hüküm değildir.
5. HÂRİCÎLİK İTHAMINA VE MUHALİFLERE İLMÎ İTİRAZ
Hâricîlik, iman, büyük günah ve tekfir konularında belirli itikadî özellikleri bulunan tarihî bir harekettir. Resûlullah ﷺ Hâricîler hakkında ağır uyarılarda bulunmuştur (Buhârî, 3610; Müslim, 1064). Ancak bir âlimin tekfir hükümlerinden söz etmesi, kendiliğinden Hâricî olduğunu göstermez.
Çağdaş Selef âlimlerinden İbn Bâz, Muhammed b. Abdülvehhâb’ın davetini tevhid ve Sünnete dönüş olarak değerlendirmiştir. Sâlih el-Fevzân ve Abdülmuhsin el-Abbâd da onun cehalet mazeretine ilişkin açıklamalarını belirli şartlarda cehaletin tekfire engel olabileceği çerçevesinde yorumlamışlardır.⁵
Bu değerlendirmeler, onun görüşlerinin çağdaş Selefî literatürde nasıl anlaşıldığını göstermektedir. Bununla birlikte herhangi bir âlimin olumlu değerlendirmesi, bütün tarihî uygulamaların doğruluğuna kesin delil değildir.
Muhammed b. Abdülvehhâb’ı Hâricîlikle itham edenlere yönelttiğimiz ilmî itiraz açıktır: Onun hangi itikadî hükmü, hangi Selef imamının sahih ve açık görüşüne aykırıdır? Büyük şirki küfür sayması mı, cehaleti belirli şartlarda mazeret kabul etmesi mi, yoksa hüccetin ikamesinden sonra muayyen tekfirin mümkün olduğunu söylemesi mi?
Eğer eleştiri belirli fiilleri şirk saymasına yönelikse, bu fiillerin delilleri tartışılmalıdır. Eğer eleştiri hüccet gerçekleşmeden tekfir uygulanmasına yönelikse, ilgili fetva ve somut olay gösterilmelidir. İthamın tekrarı, delilin yerini tutmaz.
SONUÇ
Muhammed b. Abdülvehhâb’ın doğrudan açıklamaları, onun umumi tekfiri reddettiğini, cehaleti belirli şartlarda mazeret kabul ettiğini ve hüccetin ikamesine önem verdiğini göstermektedir. Büyük şirkin küfür olması Kur’an ve sahih Sünnetin açık hükmüdür. İlk dönem Ehl-i sünnet fıkhında da irtidat hükümleri bulunmaktadır.
Dolayısıyla Muhammed b. Abdülvehhâb’ın şartları gerçekleştiğinde muayyen tekfirin mümkün olduğunu kabul etmesi, tek başına Selef akîdesinden ayrıldığını veya Hâricî olduğunu ispatlamaz. Bununla birlikte onun belirli fiillere verdiği hükümler ve tarihî uygulamalar ayrıca tenkit edilebilir.
Muhammed b. Abdülvehhâb’ı Selefin itikadî çizgisinden ayrılmakla itham edenler, bu ayrılığın hangi somut hükümde gerçekleştiğini doğrudan kaynaklarla ispat etmek zorundadır.
Bir âlimi savunmak için hataları gizlemek doğru olmadığı gibi, onu eleştirmek için söylemediği sözleri kendisine nispet etmek de doğru değildir. İlmî adalet, şahıslara göre değişen ölçülerle değil, delilin bağlayıcılığıyla gerçekleşir.
DİPNOTLAR VE KAYNAKÇA
¹ Muhammed b. Abdülvehhâb, ed-Dürerü's-Seniyye fi'l-Ecvibeti'n-Necdiyye, 1/104.
² Aynı eser, 1/104. Cehalet mazeretine ilişkin açıklama.
³ İbn Teymiyye, Mecmûu'l-Fetâvâ, 3/229.
⁴ İbn Kudâme, el-Muğnî, Kitâbü'l-Mürtedd, tövbeye davet bahisleri.
⁵ Abdülazîz b. Bâz, et-Ta‘rîf bi-Da‘veti'ş-Şeyh Muhammed b. Abdilvehhâb; Sâlih el-Fevzân, cehalet mazereti hakkındaki fetvalar; Abdülmuhsin el-Abbâd, Şerhu Süneni Ebî Dâvûd, 469. ders.
Diğer kaynaklar: Muhammed b. Abdülvehhâb, Kitâbü't-Tevhîd, Keşfü'ş-Şübühât; İmam Şâfiî, el-Ümm; James Muhammad Dawud Currie, “Kadizadeli Ottoman Scholarship, Muḥammad ibn ʿAbd al-Wahhāb, and the Rise of the Saudi State”, Journal of Islamic Studies, 26/3 (2015), s. 265–288.
Akademik not: Metindeki doğrudan Arapça nakillerin baskı karşılaştırması ve ilk dönem imamlarına ait görüşlerin tam kaynak tahkiki, nihai yayın öncesinde ayrıca yapılmalıdır.
KONUNUN GENİŞ AKADEMİK TAHLİLİ
Bu konuyu daha geniş biçimde ele aldığımız akademik makalemize aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.